Her Balıktan en az birer adet
Cuma günü değerli dostlarım Ekrem ve Erkin Bey’lerle beraber işyerimizde çay içiyorduk. Katılamadığımız organizasyondan, tutamadığımız balıklardan, kısır geçen balık sezonundan bahsettik. Ekrem Hocam oltalarının pas tuttuğundan, Erkin Hocam ‘da Ratın eğilmesini özlediğinden bahsedince hafta sonuna bir yerlere gitme arzumuzu gerçekleştirme kararı aldık.
Eşi dostu arayarak bir teknecinin telefon numarasını bulduk. Tekneciye Cumartesi akşamı balığa gitmek istediğimizi bildirdik. Tekneci, Karataş-Yumurtalık arasında bize bolca balık tutturacağı bir yere götüreceğini ve yem olarak karidesin yeterli olacağını söyledi. Sonrasında benim anlatmaktan sizin de okumaktan sıkılacağınız takım bağlama, yiyecek ayarlama, Google'dan yer tespiti konularını hallettik.
Cumartesi günü Tuba Hanımın hazırladığı sandviçleri, gece yakacağımız lüksü, Tarsus’taki balıkçımıza getirttiğimiz taze karidesleri alıp, son kontrollerimizi yaparak teknemize binmek ve balıklarımıza kavuşmak için yola çıktık.
Erkin Bey’in idaresindeki aracımız yolları hızla kat ederken koyu bir muhabbetin doyumsuz tadını yaşıyorduk. Muhabbet esnasında bu seferki avımızdan hepimizin yakınlarının beklentisi olduğunu fark ettik. Mesela; Babam hiçbir avımdan bir şey beklemezken bu gidişimde “Hakkımı isterim” demişti, Ekrem Bey de “Pazar günü beraber pikniğe gideceğiz, mangalda senin getireceğin balıkları pişireceğiz” diye talimat veren yakınlarından bahsetti, Erkin Bey de komşularının ve Pınar’ın balık beklediklerini iletti. Bu kadar beklentiye karşılık Cenab-ı Hakkın bizi mahcup etmeyeceği yönünde ortak kanaatimiz oluştu, Adanadaki özel bir okulun müdürü olan Kadim dostumuz Saim Bey de bize ikram ettiği öğle yemeğinin ardından balıktan hissesine düşeni beklediğini söyleyince bu kanaatimiz ziyadeleşti.
Artık teknemizin başındaydık ve saatlerimiz 17.30’u gösteriyordu. Malzemelerimizi tekneye yükledikten sonra, minareden göğe doğru yükselen o muazzam nağme eşliğinde biz de rotamızı avlağımıza çevirmiştik. Yaklaşık kırkbeş dakikalık bir yolculuğun ardından, çarşaf gibi bir denizin ortasında, fener alayını hatırlatırcasına teknelerindeki lüksleri yakmış, diğer balık sevdalıları ile beraberdik. Yani “OLTAKEYFİ'NE” tam olarak hazırdık.
Konum olarak Erkin Bey Tekne’nin önünde sol tarafta ben ortada sağ tarafta Ekrem Bey’de arkada sol tarafta olta atmışlardı. Derinlik 18 m. civarındaydı, hava mükemmel, deniz çarşaf gibi ve berraktı, ilk neşeli nida Ekrem Bey’den yükseldi, sonra bir daha, sonraki neşeli haykırış Erkin Bey’den geldi. Allah versin birbirlerine nazire yaparcasına çekip duruyorlardı, benim oltada halen “tık” yoktu. 15 Dakika sonra beklediğim sarsıntı beklediğim gerginliği getirdi ama balık beklemediğim büyüklükte bir istavritti, artık sıra falan kalmamıştı denizin berraklığı lüksün ışığı ile birleşince balığı son iki metrede görebiliyorduk. Şakalaşmalar, fıkralar eşliğinde buzluğumuzu dolduruyorduk.
Bir ara Ekrem Bey’in, küçüklüğünden hatırladığım, o güzel gözlerinin aniden büyüdüğünü gördüm, o gözler mutlulukla beraber hayret ve endişeyi aynı anda nasıl taşıyor bir görmenizi isterdim. Elindeki rat eğilmiş ve teknenin altına girmişti, makinesinden feryat edercesine kopan cayırtı bana çok sevdiğim inleyen nağmeler şarkısını hatırlatıyordu, telaşla ayağı kalkmasına rağmen birkaç saniye içerisinde yılların verdiği tecrübesi ile oltasına hakimiyetini kurdu. Artık kalamayı duruma göre serbest bırakıyor fırsatını bulduğu anda kamışı önce yukarı kaldırıp aşağı indirme esnasında makinesini hızla sarıyordu, gözlerindeki telaş gitmiş yerini eşsiz bir hazzın pırıltıları almıştı. Pekte kısa sürmeyen bir mücadelenin ardından balığı teknenin 1-1,5 m altına kadar getirmiş ama artık makinenin de çekme limitini aşmıştı. Misinayı eline aldığında ben çoktan kepçeyle yanındaydım. Cahilliğimi hoşgörün ama hala Çıplak ile Akyayı ayıramadığım için elime aldığımızda zevkle seyrettiğim seyrederken gıpta ile kıskançlık arasında kaldığım bu balığın ismini tam olarak yazamıyorum. Bu olayı fotoğraflama isteğimiz ise hüsranla neticelendi. Ekrem hocam Fotoğraf makinasını getirmeyi unutmuştu. Ne bu balığın ne diğerlerinin fotoğraflarını çekemedik maalesef. Yazıyı biraz uzun tutmak zorunda kalmamın bir sebebi de bu .
Lüksümüzün ışığına yüzlerce sardalya yavrusu toplanmıştı, kepçe ile birkaç tanesini yakaladım. Boşta bekleyen diğer oltama 25 gr kurşunlu tek iğneli bir takım yaptım ve balığı sırtından geçirerek orta suya bıraktım, kalamayı da sonuna kadar gevşetmiştim. 5 dakika geçti geçmedi bu sefer inleyen nağmeleri değil de mehter marşını hatırlatan bir sesle irkildim, ufak ratım titriyor titrerken de habire misinası boşalıyordu. Yardım sırası Ekrem Hocama gelmişti artık. Tekneye aldığımız balık Ekrem Bey’i kıskandıracak güzellikte 45-50 cm boylarında bir lüferdi, şansımızdan iğne dudağına geçtiği için misinamızı kesememişti.
Sonra mı
Erkin Hocam bir taraftan Ekrem Hocam bir taraftan sabaha kadar kesintisiz olarak balık çektik. Tuttuğumuz balığın yüzde sekseni istavritti, üç çeşit istavrit geliyordu, Uzun zamandır bu irilikte istavriti pazarda dahi görmemiştim. Diğerleri mi … Çupra, Karagöz, Mercan, Turna, Gargur, Çinekop, Gümüş, Lagos, Sargoz… Rabbim sağnak sağnak gönderiyordu.Bir ara ikişer ikişer çekmeye başlamıştık. Erkin Bey artık zevkini tam anlamıyla almış; “Ömer Abi bak şimdi… ratı nasıl eğiyor, gel bakalım babana, yahu burası bizi çok yormaya başladı başka yere mi gitsek” gibi laflar ediyordu. Avcılık hayatımın ilk Baraküdasıyla da burada tanışmıştım.
Ekrem hocam bir ara normal avdan vazgeçip denizi lüzümsuz balıklardan temizlemek istemiş olmalı ki üç tane Kayış balığını ardı ardına çekti araya bir tane 1 kg’lık Balon sıkıştırdı sonra tekrar iki Kayış, arkasından 3kg’lık sapan. En sevdiği makinası da sapan balığını çekerken iflas edip bozuldu.
Epeyce iğne kaybımız oldu, harika bir vuruş alıyor birazcık çektiğimizde hırt diye bir şey hissediyor sonrasında oltamızın iğnesiz olarak geldiğini görüyorduk, çektiğim istavritlerden birisinin yarısından fazlası yoktu. Bunların faili büyük ihtimalle lüferdi. Lüfer takımıyla attığımız oltaya ise hiçbir şey vurmamıştı.
Ava giderken bizi uğurlayan o muhteşem nağmeler kulaklarımıza tekrar ulaştığında balık hem azalmış, hem de ufalmıştı. Bu seferki misafirlerimiz sarı rengin ağır bastığı istavritlerdi. Güneşin doğmasıyla beraber onlar da çekilnce yorgun ama mutlu bir vaziyette balık avına son vererek evlerimizin yolunu tuttuk.
Başınızı ağrıttığım için affınıza sığınıyorum ancak fotoğraf çekememiş olmamızın kusurunu benden bulmayın.
En kısa zamanda cep telefonundan çekilen fotoğrafları eklemek umudu ile....

LinkBack URL
Linkbackler ile ilgili

Alıntı











Paylaş